Gönderen / 11 Temmuz 2016 Pazartesi / 19 Comments / , , , , , , , , , , , , ,

Gittim Gördüm Gezdim: Kopenhag

Merhaba sevgili gönül dostları, bu yazımda sizlere geçtiğimiz hafta yakın temaslarda bulunmak üzere gerçekleştirdiğim (Haziran 2016) Danimarkamızın güzel başkenti Kopenhag seyahatimden bahsedeceğim. Yakın temaslarımdan değil, yediğimi içtiğimi anlatıcam haliyle....


Roskilde Festival için gittiğim ve yaklaşık bir hafta kaldığım Kopenhag şehrinde bi hafta ne yaptım, ne ettim, ne yedim, ne gördüm, onları anlatıp öneri mi dersiniz, uyarı mı artık öyle bi gezi yazısı yazmak üzere başlıyorum besmele ile...  Festival yazısı ise ikinci part olarak gelecek...




Haziran ayının son haftasında olmamıza ve gitmeden önce 309939 kere hava durumuna bakmama rağmen tamamen yanlış bir bavulla gittiğimi uçaktan indiğimizin 10. dakikasında anladım. Ben baktığımda hep 21-22 dereceler gösteriyordu. Bunun kuzey 21'i demek olduğunu nereden bileyim ben. Bi anda bastıran yağmuru hadi geçtim, neyse ki yağmurluk almayı akıl etmişim ama böyle 21 derece olmaz olsun. Bildiğin -10. Bi hafta boyunca aynı pantolonla gezmek zorunda kaldım, siz kalmayın. Kışın zaten zehir gibi soğuk onu biliyoruz da, yaz aylarında gidecekseniz de, baya kazaktır, monttur koyun derim.


Eşyalarımızı otele attığımız gibi dışarı çıkıyoruz. Hem merkezdeyiz, hem de şehir toplasan bizim Beyoğlu kadar yok. (İlle bizim bi yerlere benzeticez) Bu renkli evlerin, teknelerin olduğu falan böyleye Nyhavn deniyormuş. Sıra sıra dizili yeme içme yerleri ile dolu. Nehir turu falan yapabiliyorsunuz. Oldukça turistik ama turistiz lan, gidicez tabi. Gayet sapsarı Danimarkalıları görmek de mümkün.


Hepsi birbirine benzer görünen sıra sıra mekanlardan ilk gözümüze kestirdiğimize oturduk, masaları birleştirmek yasakmış, ordan kalkıp bu steak mekanına oturduk. Burası kurallar ve kurallara aşırı uyan insanlar ülkesi. Sokakta bi sinek ve bi sen olsan da o yeşil ışığın yanmasını bekliyorsun.....


Veganlarrrrr sayfayı kapatın. Çünkü hayatımda yediğim en başarılı etlerden birinin fotoğrafını koymazsam olmazdı. Gerçek bir yamyam gibi sıyırdım şu güzide t-bone'u vallahi. Fiyatına gelecek olursak; Danimarkada nefes almak bile biz gariban Türklere göre pahalı sanırım. Kron-TL çevirmeye bi kaç kere yeltenip aşırı başarısız olunca bi app yardımıyla (app'in adı converter+, paradan metreye her bi birimi her bi şeye çeviriyo, her telefonda bulunmalı) her şeyin fiyatını çevirmeye başladım ve aman tanrım.. Kendimizi aşırı değersiz TL'mize sarıp en yakın köprüden atalım bence. Eğer Kopenhag'a gidiyorsanız bi noktada her şeyi TL'ye çevirmeyi bırakmanız gerekiyor. Euro'ya çevirmek bi derece daha insaflı.. Bu etin fiyatı 250 krondu yani 107 lira falan ediyor. Ülkemizde kırmızı etin fiyatını düşününce aslında bu insaflı bi rakammış. Diğer dudak uçuklatan fiyatlara sonra değinicem.


Patlayana kadar yiyip içme işlemi bittikten sonra ikinci günün ilk durağı şehrin içinde sayılabilecek olan Carlsberg fabrikası. Fabrika diyorum ama burası bi müze, eğlence durağı gibi bi şey. Bilet alıp giriyorsunuz ve rehberler eşliğinde size her yeri gezdirip inanılmaz bilgiler veriyorlar. Bira tadım seansları, hediyelik eşyalar, restoran, gezi... Fotoğraf çekme derdine düşüp adamın anlattığı bi çok şeyi kaçırsam da Kopenhag'a gidip de şehrin bu kadar sahiplendiği ve sevdiği markanın fabrikasını görmeden dönmeyin derim. http://www.visitcarlsberg.com adresinden tüm bilgileri alabilirsiniz.


Eskiden fabrikada çalışan işçilerin kaldığı bi lojman, Carlsberg'in kurucularının yaşadığı villa falan hep bu alan içerisindeymiş. Fabrika diye gittik, bildiğin kültür turu çıktı. Ormanın içinde hala çocukların oynaması için yapılmış bi tırmanma parkuru falan da var. 


Fillere ve birbirinize sarılıp instalık foto çekilmek ise sertbest.... Bakin biz mesela manyetikbant ile lisenin son günü birbirinden ayrılmak istemeyen Kübra ve Büşra pozu vermeyi ihmal etmedik...


Eğer meraklısıysanız 30 bin küsür bu bira şişesi koleksiyonu ilginizi baya bi çekecektir diye düşünüyorum. "Ehehe girip ellemiyoz mu?" diye sorma densizliğinde bulunmayın, ben sordum, camekanlı bölmeden içeri kimseyi almıyorlarmış. Şimdi oralar nası toz oluyodur, nası temizliyorlardır diye diye inceledim şişeleri...


Festival öncesi ilk serbest vaktimizde ise tabii ki Christiania'da aldım soluğu kfldikfşdk Bilenler niye güldüğümü anlamıştır, bilmeyenler için de bu böyleyi elimden geldiğince anlatayım. Şehrin içinde sayılan özerk bir bölge burası aslında. Legal olmayan bir takım maddeleri edinebiliyorsunuz. Devletle yazısız bir anlaşma yapılmış gibi. Polis buraya girmiyor, müptezeller de şehirde leşlik yapmıyor. Gündüz çok daha turistik bi bölge, gece biraz daha ilginçleşiyor. Şehrin ne kadar iti kopuğu var buraya toplanmış gibi. Meraklı turistler de var, çocuğuyla gelen de.. İçeride bazı bölgelerde fotoğraf çekmek ve koşmak yasak. Kafelerin, hediyelik eşyacıların olduğu bölüm de var, adını bile hatırlamayan insanların olduğu bölüm de.. Garip, mutlaka görülesi ama bence baya turistik bir balon olan bir bölge. Yine ille bi yere benzetme hastalığından muzdarip olarak; bizim Tarlabaşı'na gidip nargile falan içmek gibi bi durum buradan bir şeyler edinmek. İlle meraklıysanız bi lokalle tanışıp halledin işinizi derim fdkilşkfsk


Yine yemeği görünce aklımı kaybettiğimden, ne mekanın içini, ne dışını hiçbir şeyi çekmemişim ama bu hamburgeri tadıp da beğenmezseniz gelip yüzüme tükürün. Foursquare puanlarına güvenmek yurtdışında hiç yanıltmıyor ve yine öyle oldu. Otelimize oldukça yakın ve merkezdeki bu "Halifax" isimli yere gitmenizi kesinlikle öneririm. Ev yapımı şarap tabii ki yine harika... Hamburgerin etini, ekmeğini, sosunu, yanında istediğiniz şeyini ayrı ayrı seçip kendi kombonuzu oluşturuyorsunuz. Garson kızlar da çok tatlı. Gerçi güzel olmayan kız ve yakışıklı olmayan erkek yok. O konuya en son değinicem çünkü ağzımı bi açarsam kapayamıycam gibi geliyo...


Temiz havadan mı, insanların güzelliğinden mi, her şeyin aşırı düzenli olmasından mı, kimsenin koşturmayıp, stresli olmamasından mı nedir bi türlü sarhoş olamıyorum. Resmen ağzımla içiyorum sevgili seyirciler. Ya da fil gibi yemekten bilemiyorum... Şehrin en ünlü, ödüller falan almış barında bi içki içmeden dönmek olmaz. Mikkeller bar aldığı tüm övgüleri, ödülleri hakediyor. Tam oturduğumuz anda aşırı sarışın ve süpermodel gibi görünen, Kate Moss'u ağlatacak güzellikteki garson abla saatin 12 olduğunu ve artık dışarıda içki ile oturamayacağımızı söyleyip bizi içeri alıyor. Saate bakıyorum daha 12'ye 10 var, ben saatten kafamı kaldırana kadar herkes tıpış tıpış girmiş bile. "Lan bi sigara içeyim, daha vakit var" deme ayılığını göstermeden ben de giriyorum içeri. Genç genç tipler, date'e çıkmış aşıklar, aşırı karizmatik kurumsallar. Ve inanılmaz fazla bir bira çeşidi. Barın arkasındaki tahtadan istediğiniz biranın içeriğini okuyup, numarası ile sipariş ediyorsunuz. Siyahı, sarısı, beyazı... O kadar çok çeşit var ki, seçemeyip kezban gibi "Şu adamın içtiğinden istiyorum" diyorum onun içtiğinin rengini beğendiğim için. Fiyatlar ise yine şehre göre ucuz sayılacak düzeyde. Bi kahve içeceğiniz fiyattan daha ucuza aşırı iyi ve bi daha asla içemeyeceğiniz kalitede bir bira içebiliyorsunuz. Bize garip gelen şeyler bunlar tabi...


Festivale geçmeden önce gündüzlerimizi genelde şehirde geçiriyoruz. İyi de ediyoruz. Kuzey insanına, ışığına, yalınlığına her sokakta aşık olmamak mümkün değil. Şehrin en önemli tasarım mağazalarından HAY'e gitmenizi kesinlikle öneririm. Kalkıp masa sandalye taşımayacaksınız elbette ama mutlaka bi gidip İskandinav insanının tasarım yalınlığına hayran kalın.


4 katlı mağazanın içinde elbette sadece büyük mobilyalar yok. Kitaplar, kalemler, makaslar, bardak, tabak... Kopenhag'dan İstanbul'a kase taşımayı bile düşündürtecek kadar muhteşem şeyler var içeride. Ucu tavuskuşu şeklinde makas almaktan son anda vazgeçtim... Gidip H&M, Cos gezeceğinize burayı görün daha iyi.


Kısa bi kahve molası için The Living Room'u seçtik. Adı ile müsemma bir yer gerçekten de. Muamma mı deniyodu yoksa? Gülben Ergen'in şarkılarından aşina olduğum kelimeleri kullanmak benim neyime? Neyse, gerçekten de living room gibi bir yer. Aşırı rahat koltukları, inanılmaz dekorasyonu ile ayaküstü girdiğiniz yer bile mutluluktan erimenize sebep oluyor.


Bu güzel fotoğrafı tabii ki ben çekmedim. Fatih masadaki kahve ve keki bile o kadar güzel çekiyor ki, bütün tatil bizi ihya etti. Elin Danimarkalısını övüp durmaktan bıktım, arkadaşımın güzel instası da aha burada https://www.instagram.com/gurcayfatih alın takip edin, gözünüz gönlünüz açılsın. Kopenhag'a yolunuz düşerse The Living Room'da benim için bi flat white içiverin.


Biraz da şehirden bahsedeyim.. Herkesin uzun boylu, sarışın, aşırı güzel ve yakışıklı olduğunu zaten söylemiştim. Dümdüz bir şehir olduğundan bisiklet kullanımı çooook yaygın. Bisiklet yollarının araba yollarından daha geniş olduğu bölgeler bile var. Bizim götümüz donarken Danish girller minicik şortlarıyla bisiklet tepesinde salınıyorlar. En çok dikkatimi çeken nokta ise bisiklerin kitlenmemesi oldu. Resmen bırakıp iniyorlar ve bir allahın kulu da alıp gitmiyor. Öehhh, bu kadar medeniyet bana fazla dostum. Berlin'de bisikletimi evin avlusuna kitleyip yattığımda bile "Ya çalınırsa" diye uykularım kaçıyor, ki Berlin öyle bi şehir ama bu rahatlık nereden geliyor a dostlar? Bu kadar mı gözünüz tok yaaa? Neyse şimdi böyle dedim diye bisikletinizi kitlemeden gitmeyin tabi, bi şey mi şey olur benden bilmeyin. Ama büyük çoğunluk bırak kilitlemeyi, düzgünce parketmiyor bile.


Bu fotoğrafı pazar sabahı otelimizin hemen önünde çektim. (Otelimiz The Square Hotel'di bu arada, şehrin tam merkezinde, oldukça kalabalık, gayet temiz, kahvaltısı güzel, turistik ama tam ihtiyaca yönelik güzel bir oteldi, kalacaksanız tavsiye edilir.) Gördüğünüz gibi yolun ortasındayım ve bir araba bile geçmiyor, bir allahın kulu bile yok. İn cin top oynuyor pazar günü sokaklarda. Cumartesi gecesi ya da herhangi bir gece çok fazla partilemiyorlar. Klüpler falan öyle dillere destan değil. Genelde herkes ev partilerinde takılıyormuş. Festival yorgunu olduğumdan sarılarla dolu ev partisine gidemedim, siz çok rahat bi lokalle tanışıp dahil olabilirsiniz az biraz sosyalseniz. Bi kaç mekan vardı önerilen ama bizim oraların Reina'sı gibi falan çıkar diye gitmedim. (Yine benzetme hastalığı nüksetti...)


Son günümüzde ise uçaktan önce yine otelimizin aşırı yakınında olan Tivoli'ye uğramadan dönmeyelim dedik. Tivoli Gardens olarak geçiyor burası ama hem oyun parkı, hem de inanılmaz bir yer. Hem çocuklara, hem büyüklere hitap eden ve oraya kadar gidip görmezseniz çok pişman olacağınız bir yer.


Çocuğunuzla da gidebilirsiniz, hiçbi şeye binmeseniz de gidebilirsiniz. Ama hız ve adrenalin tutkunuysanız burası tam size göre. Kamikaze diye insanın dünyasını şaşırtan bir alet, dünyanın en hızlı roller coasterları arasında yer alan başka bir alet... Her şey var. Tin tin tin nehirde kayık turu, dondurma keyfi, bebenize izletecek müzikal, oturup izlenecek açıkhava sineması, konserler...  Zaten şehrin tam içinde yer aldığından öyle gitmek için efor sarfetmenize de gerek yok.


Bu sefer insaflı davranıp içerideki yiyecekleri paylaşmıyorum çünkü aklınızı kaçırabilirsiniz. Şehrin bi çok noktasında, havaalanında bile bulunan Lagkagehuset isimli pastane mi desem, kahvaltıcı mı desem, fırın mı desem yeri gördünüz an girin ve ilk gözünüze kestirdiğiniz şeyi alın. Tatlılar, sandviçler, ekmekler.... Yediğiniz her şey bulutları ısırıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Bi öğününüzü öylesine geçiştirmek ya da insan bi sandviçle nasıl 16 saat acıkmaz hissi yaşamak istiyorsanız mutlaka uğrayın. Tatılar, kahveler, sandviçler... Offf hala tadı damağımda.


En nihayetinde "İçinden nehir geçen bir şehirde mutsuz olmak mümkün değil." gibi bir teorim vardı ve yine yanılmadım. Festival yorgunluğuyla gezip görmeye çalıştığım kadarını olduğu gibi aktardım. Yolunuz düşer ya da düşmez, Kopenhag benim gözümden böyleydi. Türk lirasını görmezden gelirseniz muhteşem bir şehir, muhteşem insanlar, harika bir dinginlik. Biraz soğuk ama içinizi ısıtacak biiir sürü şey var.

Roskilde Festival yazım ise Berlin'e kapılıp gitmezsem bugün yarın sizlerle olucak. Gezginfreud Kopenhag'dan bildirdi....
Share This Post :
Tags : , , , , , , , , , , , , ,

19 yorum:

Adsız dedi ki...

Fotoğraflar kaymış.ortada gözükmüyorlar.sayfayı yeniledim yinede öyle

Boşbırakıcam dedi ki...

Arşivlik bir yazı olmuş. Mutlaka gitmek istiyorum.

Adsız dedi ki...

Müthişler içinde bi Kopenhag ❤️

Adsız dedi ki...

-Daha sık yazı bekliyoruz
-Kullandığın tüm appleri atar mısın özellikle fotoğraf editlemeyle ilgili olanları instagram feedin çok güzel

fiona dedi ki...

çok güzel bir yazı olmuş teşekkürler pelin bu sıcaklarda okumak iyi geldi kuzey ülkesini ama keşke ev partisine de gitseymişsin neyse...ellerine sağlık ..festival yazını da bekliyoruz..

Adsız dedi ki...

Ayy düzelmiş ortada fotoğraflar kalp kalp kalp

Çağan Erkan dedi ki...

Benim blogumda da oldu ama düzeldi bugün. Arada öyle olabiliyor.

Adsız dedi ki...

Eline sağlık keşke daha fazla resim koysaydın baktıkça içim açıldı, hep gez. Resimler düzgün görünüyor normalde de ortada durmuyorlar zaten

Adsız dedi ki...

okudukça bile mutlu oldum. ellerine sağlık pelin. fotolarda sorun yok.

Adsız dedi ki...

Çok güzel bir yazıydı keyifle okudum. Eline sağlık pinkfreud

Adsız dedi ki...

Telefondaki uygulamalarinla alakali bir yaziya ihtiyacimiz vaar

Adsız dedi ki...

Harika bir yazı, teşekkürler, gidersem kesinlikle tavsiyelerini dikkate alıcam

Adsız dedi ki...

Kız Manavgat'a gelsene, ortasından Irmak geçiyor

Adsız dedi ki...

Telefonumda ne var yazısı mı olsa acaba

Safiye Ser dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
eliza bennet dedi ki...

Eline sağlık ve paylaştığın için teşekkürler. İki tane Danimarka dizisi izledim sinirlerim bozulmuştu, bunların yaşadığı hayatsa bizimki ne diye (ki ikiside depresif dizilerdi)

Adsız dedi ki...

helal kara kız.
Oğlanları çekmemişsin :(... bi dahakine onları unutma biz tr dekiler içün!

Kübra y dedi ki...

O kadar ballı sekerli kaymaklı yazmıssın ki bnimde gidesim geldi ❤

Adsız dedi ki...

Şu pussy yazılı ceketin nerden söylersen umarım Dünyanın en yakışıklı alman bebesini bulurda evlenirsin o ceketi istiyorum Pelo

Fotoğrafım
Sorun bende değil Sende, Sorun Bendeymiş, Beni Hep Sev ve Mualla'ya Sor kitaplarının yazarı, 2011 Blog Ödülleri moda blogları 1.'si "bi kot bi tişört"ün sahibi, bir kitap okuyup hayatı değişmeyen, onun yerine bir kaç kitap yazan ama hayatı hala değişmeyen Pinkfreud'un blogu... İletişim: pinkfreudinfo@gmail.com

Instagram

Dizi Önerisi: Olive Kitteridge

Yine davar gibi bir günde izleyip, etkisinden kurtulamadığım bir dizi önermeye geldim. Selamsız sabahsız girdiğim için kusura bakmayın, öne...

En Popüler Yazılar