28 Temmuz 2014 Pazartesi

Ay Tutuldum Ben Birine: Ricki Hall

İyi bayramlar kuzucuklarım! Ben sizin bildiğiniz yaşlılardan olmadığım için sizin bildiğiniz bayram hediyelerinden de vermiycem. Benimki hediye gibi hediye! Şimdi arkanıza yaslayın, kemerlerinizi bağlayın ve bayram hediyenizin tadına afiyetle varın!


Taaaa taaaaaammmm! İşte karşınızda Ricki Hall. Kensisi 26 yaşında, İngiliz ve modellik yapıyor. Aslında bunun dışında hiçbir şey söylemeyip sadece fotoğraflarına bakıp akıl yitirmek yeterli ama benim çenem kapanmıyor. Böyle bi güzellik karşısında sessiz kalamıyorum. Bi erkekte arayabileceğiniz bütün özellikler kendisinin suretinde yer bulmuş. Dövme, sakal, harika bir kıç, six packler, ingilizlik, muhteşem bir gülüş... Ayyy bi kilo baklava yemiş ev teyzesi gibi oldum, tansiyonum düşüyeeeeeee..


Ben onu soyunuk sevsem de giyinik de fena görünmüyor. Aç Ricki aç, yanıyoruz Türk kızları olarak. Herkes giyinir ama sen olamaz aşkım. Eğer tanımayanınız varsa baştan söyliyim RİCKİ'Yİ BEN SAHİPLENDİM. Ona koruyucu annelik yapmak istiyorum. Fasulyeli ingiliz kahvaltısı da hazırlarım, pastırmalı yumurta da yaparım. Yeter ki o istesin.


Bir model için 26 yaş fazla olsa da, şu ara kampanyaların aranan yüzü kendisi. En azından ben öyle görüyorum onu. Keşke zengin bi koca bulsam, bi kıyafet markası yaratsam, çekimlerinde de Ricki'yi kullansam, sonra zengin kocamı onla aldatsam, sonra zengin kocam bunu öğrenip ikimizi de vursa, cehennemde birlikte cayır cayır yansak...


Adamı habire çıplak görüp aklınız gitmesin zilliler. Sizin için en edepli hallerini toparladım. Tamam dövmeleri, kasları, muhteşem bi vücudu var da herif iyi de giyiniyor şimdi gelin kabul edelim. Çekimler vs.. dışında gayet tatlış bir stil belirlemiş kendine. Gözünü sevdiğiminin İngilizliği, her yerinden coolluk akıyor. Allahım bak Ricki'yi vermesen de olur ama şunu 10'da biri coollukta birini çıkar karşımıza yaaaağğğ. Dövmelerden kolları görünmesin you know?


Bir insana sigara içmek bu kadar mı yakışır? Rickime yakışıyor işte.. Geceleri yatağa barut koka koka gelsin, gıkımı çıkarmam... Hem ikimizin de göğsüinde kocaman birer geyik dövmesi var. Birbirimiz için yaratılmamışız da ne??????


Ahh aşkım sigara içmek dışında mangal yakarken, yataktan kalkarken, arkası dönükken, bira içerken, dertli dertli bakarken de seksi. Yani düşünüyorum düşünüyorum, bakıyorum bakıyorum, bi insanın her hali nasıl bu kadar seksi ve cool olabilir aklıma aldıramıyorum. Hele de Kelly Osbourne şişkosunun bu çocuğu yediğini düşündükçe iyice afakanlar basıyor. Neyse Ricki'min gönlü de boka konmuş, napalım.


Ricki Hall'un bol bol kullandığı, görsel şölen niteliğindeki instagram adresi http://instagram.com/rickifuckinhall aynen şu şekilde. Doya doya takip edip, nefsinizi köreltin. Sonra doğğğru güdük türk erkeğine talim. Ay niye evde kaldım diyoz, böylesi vardı da biz mi varmadık amekaaa.

Neyse yine sinirlendim. Azcık Rickimin fotoğraflarına bakayım da kendime geleyim. Siz de ne varsa içinizde dökün, yazın sayın sövün rahatlayın. Sinirimizi türk erkeğinden alıp eldekinden de olmayalım şimdi. 

Hepinize iyi bayramlar. Xoxo yangın freud.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Bugün İzledim: Death Becomes Her

Biz dizi manyağı olarak yine "Aaaa sen o filmi nasıl izlemezsin?" diye eziklendiğim bi filmi izledim geçtiğimiz gün. Eziklemek değil de, "Kesin izle, çok seversin." diye önerildi bir arkadaşım tarafından, ki nitekim de öyle oldu. Tanınmak güzel şey vesselam. 


Başrollerinde Meryl Streep ve Bruce Willis'in oynadığı 1992 yapımı "Death Becomes Her" türkçe adıyla "Ölüm Kadına Yakışır" filmini izledim, pek de bi beğendim, önereyim madem dedim. Ben bu kadar geç izlesem de, siz gençsiniz, şimdi izleseniz de olur. Meryl Streep'in şimdikinden de taş olduğu, Bruce Willis'in o kıl ve kitipiyoz oyunculuğundan eser olmayan bu Hollywood klişeleriyle dalga geçen Hollywood filmini izlemeyen kaldıysa bir dakika bile kaybetmesin. 

Ben yeni izledim ama aslında baya bir klasikleşmiş filmmiş. Goldie Hawn ve Meryl Streep film boyunca gençlik, güzellik, erkekler için çekişen iki en yakın arkadaşı oynuyor. Yani 22 yıl önce dünya ne boksa, şu an da öyle. Filmin özellikle zamansızlığını sevdim.


Ve tabii bir de kostümler. Karılar gençlik hevesinin peşinde koşarken o kadar güzel şeyler giyiyorlar, o kadar güzel görünüyorlar ki, kılıklara dikkat etmekten filme odaklanamadım. Özellikle Meryl kaşarı resmen kendisine rol yazdırmış. "Dünya bana daha da hayran olacak daha da daha da daha daaaa." diye çığlıklar attığına eminim. Ama film bunu o kadar tatlı veriyor ki, göze batmıyor.

From Dusk Till Down'daki gibi film bi yerden sonra kafayı yiyip fantastiğe bağlıyor. O kısımları bile bi şekilde ilgi çekici..

Neyse bu oyunculuk ve stil olarak bir görsel şölen olan filmi izlemenizi tavsiye ederim. Ananenizin, dedeinizin evine gidip surat asacağınıza bayram tatilinizi filmle, sinemayla değerlendirin esmer cicişler.

Başka kesin izle dediğiniz film varsa da önerin, belki izleriz...

22 Temmuz 2014 Salı

Stil İkonu: Rosie Huntington Whiteley

Yaaaa ya ben bunadım, ya da bloguma ecinliler karıştı. "Stil İkonu" bölümünde Rosie Huntingon Whiteley'yi yazdığıma o kadar emindim ki, gelen bi kaç isteğe "Aha da yazdık lan hem okumuyonuz, hem yazı yazı diyosunuz." diye atarlanmak isterken bi baktım ki yazı yok. Ya iblisler gelip yazımı çaldı, ya da ben 3 gramlık beynimi de sıcaklarda erittim gitti.

Acaba "Cool Çiftler" bölümünde yazdım da stil ikonu diye mi hatırlıyom? Ay neyse kendi dertlerimle sizi sıkmıyım ama ortak olmanızı da isterim açıkcası. Biz de mutsuz olalım ne var?


Artık güzel, zayıf, sarışın, zengin ve ünlü kadınlara karşı bağışıklık kazandım. 4 senedir blogda bu karılardan bahsede bahsede içimde tek bir nefret tohumu bile kalmadı. Yani kaldı da, artık canımı acıtmıyor. Kanserin vücuttan tamamen atılmayıp, vücuda zarar vermemesi durumu gibi. Gözlerimden elektrik almış bi akıl hastası gibi oldum. Sadece boş gözlerle bakıyorum. Bugün de hayırlısıyla Rosie Huntington Whiteley'ye içimdeki tüm kin ve nefreti sinsi sinsi akıtarak, stilinden bahsedeceğim sizlere. İnşallah bi uçak kazasında falan ölmez de kızcağız, benden bilmezsiniz. E ama ben baştan söyledim yalanım, yılanım diye. 


Öncelikle muhhhhhhteşem bir sokak stili var. Sokak dediysek evden çıkıp dolmuşa binip kafe bar gezmiyor. Los Angeles'daki malikanesinden çıkıp, Hollywood'daki film setine falan giderken giyiyor bunları. O yüzden hiç özenmeyin. Aman götü boklunun da hep bi acelesi, bi koşturması, hep bi ipek gibi uçuşan saçları var. Giydiği dar pantolonlar ve yüksek topuklu ayakkabılar, eşşek kadar çantaları ile harika bi tarz belirlemiş. Helal sana sarı çıyan.


Aman da amaaan, üşümüş de koca koca paltolar mı giymiş oooooo. E tabi New York'un soğuğuna dayanmak zordur bilirim. 15 yıl Amerikalarda yaşadım ne de olsa. Ayy biz burda Kadir Topbaş'ın kaldırım taşlarına basarak vıcık vıcık olurken karı en güzel kaşe paltolar için sayfasına bekliyor.


Hoppp çıkar paltoyu, giy crop top'u. E tabi kız senelerdır Victoria's Secret meleği, harika bi karnı elbette ki olucak. Tamam giydikleriyle tam bir stil ikonu da, böyle vücut olmadıktan sonra tüyo alsan ne oluuuur, almasan ne olur. Neyse dikkatimi çeken şey her kıyafetinin altına mutlaka aşırı feminen bir topuklu ayakkabı giyiyor oluşu. Seksi meksi olmak isteyen varsa aranızda abansın topukluya. Ben bitli airmaxlerimle mutluyum. Alman koca bulana kadar da öyle gezcem!


Aaa bak sonunda biz faniler gibi giyinmiş. Hem kot şort, hem düz terlik, Toms falan var ayağında. Ve yine de harika görünüyor! Üfff sinir olmıycam dedim ama oldum. Neyse ki bu haliyle bile muhteşem görünse de kendi içinde en paçoz göründüğü hali bu düz ayakkabılı ve kot şortlu halleri. Az biraz keyfim yerine geldi. O da bunun farkında ki şortu hiç denecek kadar az giyiyor. Kot şortu rahat bırak kız, saçını başını yolarım senin, o aşırı kaslı sevgilin bile elimden alamaz.


Bi kot bi tişört! Bunla da güzel, böyle de güzel. Kabullenmek lazım artık bazı şeyleri sanırım. Olmayınca olmuyo. True Blood vampiri gibi kendimi yedi kat yerin dibine gömüp bi daha gün ışığına çıkmıycam. O ince bileklerin kopsun kadın!


Kumaştan, kaliteden pek anlamam ama bu üzerindekilerin hepsinin ipek olduğuna her iddiasına girerim. Ben bi garip ipek kimonom var diye sevinçten yeri göğü inletirken kadının giydiği efil efil, akışkan kıyafetleri görünce baya bi morallerim bozuldu vallahi. Her şeyine hasetlendim de bu üzerindeki buram buram elitlik kokan ipek kombinler yüreğimi derinden yaraladı. Şopar değil, kapkara değil, ne giyse olmuş tabi. O sivri burun ayakkabılar da yapıştı artık ayağına. Git bi değiştir!


Kadının kötü göründüğü, kötü seçimler yaptığı tek bir alan bile yok. Kırmızı halı tercihleri o kadar başarılı ki, sonlara doğru bahsedeyim, biraz alışmış olurum duruma dedim ama yok. Hala ilk gördüğüm andaki kadar fena durumdayım. Bi giydiğin yakışmasın, bi giydiğin çirkin dursun üstünde. Yok anam yok, o uçuş uçuş, efil efil elbiseler akıp gidiyor kadının üzerinden. Melek yüzlü şeytan diycem ama iyi de bi kızcağız gibi görünüyo. Whatsapp grubunun "Ya belki öyle demek istememiştir." diyen üyesi gibi.....


Aaaa ne şaşkınlık verici bir durum, mini elbiseler de yakışıyor kendisine! Ama dikkat ettim belli bi model kıyafet giydiğinde hep aynı tarz ayakkabı giyiniyor. Minilerle de bilekten bağlı ayakkabılar seçmiş. Ay hadi inşallah bi kusur falan mı var nedir? Bak keyfim yerine geldi.


Veee yazıyı Levent Kırca tarzı bir mizahla bitiriyorum. Hani Rosie Huntington Whiteley ya bu kız, beyaz elbise de çok yakışıyor adı gibi kendisine keh keh keh. Gülmeyen evde kalsın!!!11 Bu kadar şey yaşadım, nelere katlanmak zorunda kaldım bi de hala sizi güldürmeye çalışıyorum. 

Alman tanıdığı olup da bana ayarlamayan, bu kadar uğraşımdan sonra Pelincim harikasın falan demeyen lütfen yardım kutusuna sembolik olarak 1 lira atsın bari!

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Gittim Gördüm Gezdim / Propaganda Beach & Club Çesme

Ayyyy bu Çeşme'nin yüz ölçümü kaç allah aşkına? Binlerce kez gitmeme rağmen nerede ne var, kime ne kadar uzaklıktayız, coğrafi olarak hangi konumdayız, ben neredeyim, otel nerede, nereye gidiyoruz, ne kadar gideceğiz hala anlayabilmiş değilim. Bi de her gittiğimde bambaşka bir Çeşme, Alaçatı yaşıyorum. Sanki ilk kez gitmişim gibi hep. Bi yaptığın şeyi bi daha yapmayarak, bi gittiğin bir daha gitmeyerek 15 farklı tatil geçirebilirsin yemin ederim.

Benim için en unutulmaz ve farklı Çeşme tatili, bu son gittiğimdi sanırım. Elimde dünyanın en çirkin fotoğrafları olmasına rağmen Propaganda Beach & Club'lı haftasonumu anlatmak istiyorum. Ulan biz Çeşme'yi çok yanlış anlaymışız ya...


* Cuma sabahı.. İlk uçakla istikamet İzmir. Aman Cuma'yı kaçırmayalım, o günden de faydanalanılm diye yollardayız. Ah ulan İzmir'li olup bi saat önceden çıkmak vardı yola. Neyse.. Uyuya uyana öğlen olmadan Çeşme'deyiz. Alaçatı Port'daki otelimize yerleşiyoruz. Alaçatı neresi, port neresi, hiç anlamadan bavulları bırakıp doğğğru Propaganda'ya. Aklımın erdiği kadarıyla Propaganda ve Alaçatı Port'un yakın olduğunu söyleyebilirim. Yani arabayla 5-10 dakika falan. Hep söylendiği gibi Çeşme'de araba şart! Yoksa taksicilere bir servet bırakır, sinir harbi eşliğinde İstanbul'a dönersiniz.

* Propaganda Beach & Club bu sezon açılmış. Daha önceki isimlerini söylediler ama unuttum. Eski seaside'mı neymiş, yalan olmasın. İçeri girdiğim an ağaçların altındaki hamakları gözüme kestirip uyumak istesem de, cin cüce gibi meraklı meraklı etrafta ne var ne yok keşfetmeye çıktım.

* Gittiğim diğer Çeşme, Alaçatı plajları gibi "et ete" bir durum yok. Her yer ağaç ve yeşillik. Kimse kimsenin koltukaltını koklaya koklaya oturup güneşlenmiyor. Etrafta zırıl zırıl ağlayan çocuklar yok, bangır bangır müzik yok. Ve hayvan dostu bir işletme. Harika bi dalmaçyalıyla yüzdüm ^_^ Köpeğiniz falan varsa girebilirsiniz yani.


* Koktely menüsünü görünce aç köpek gibi "Pazar günü dönene kadar ben bunların hepsinden içmiş olurum!" iddiasına girdim. Takribi iki saat sonra her şeyi karıştırmaktan mide fesadı geçiriyordum, sadık yarim cin toniğe döndüm hemen. Denediklerim içinde Gin & Cucumber ve Alice In Wonderland favorilerim oldu.

* Barmene gidip "Bize mi torpilli yoksa bütün içkiler böyle yüksek dozda alkol içeriyor mu?" diye sorduracak miktarda torpilli içkileri ile de favorim oldu. Bardağın %90'ına buz doldurup, cini şöyle bi koklatıp yapılan sallama kokteyllerden sonra bu konudaki cömertliğini de sevdim. (Bu arada bize özel değil, hep böyleymiş kokteyller. Özel tariflere sadıklarmış hep.)


* Daha sonra "Mojito Happy Hour" başladı. Sanki az azıtmış, az eğlenmişiz gibi bi sebep daha! 

* Indhira Taspınar dj'liğinde happy hour gerçekleşirken anladım ki benim ilacım iyi müzik! Tamam deniz, kum, içecekler, arkadaşlar harika da çalan müzik iyi olmayınca istersen cennetin ırmaklarından mojito aksın insanın umru olmuyor.

* O eller havaya, dımtıs müzik yerine gerçekten kendi müziğini yapan dj'leri dinlemek benim Propaganda'ya vurulmamın en baştaki sebebi oldu. İstemiyorum kardeşim 2.5 metre topuklu giyip, 5 kilo makyaj yapmış kızlarla Serdar Ortaç dinlemeyi. Çeşme ve müzik algısı benim için bu şekildeyken Propaganda'nın müzik seçimiyle bütün bakış açım değişti.

* Beach'in yan kısmında 600 kişi kapasiteli kulüpte Cumartesi gecesi deep house müziğin hastası olduğum isimlerinden Karmon çıkarken, Ağustos ayının sonunda aşık ötesi olduğum Solomun'un Propaganda'ya geleceğini öğrendim. 

* Utanmasam nerdeyse Berlin'deki kadar eğlendim diyeceğim. Berlin soğuğunu al, deniz kenarı ve İzmir'li oğlanları ekle, al sana Çeşme! (Yalnız İzmir'li erkeklerin acilen kas yapması lazım. Bir tane mi six packli kişi olmaz, hepsi nasılsa güzeliz, zenginiz, akışkanız diyip salmış çayıra mevlam kayıra.)


* O kadar zıbıtınca her sorunun ilacı olduğunu düşündüğüm ayran tedavisine geçtim ertesi gün. Şu meretin iyi hissettirmediği an, çözmediği dert var mı? 

* Evet kafam yerinde olmadığından anladınız fotoğrafların neden böyle yarım yamalak olduğunu. Kombinler yapıp pozlar veremedim ama her şeyi anlatıyorum işte. Propaganda'nın denizi berrak ötesi. Maldivleri hiç görmedim ama orası da bu renk sanırım. Yer çakıllı değil, kumlu. Çok soğuk değil, dalga yok.. Su çok güzel gelsene temalı..


* Çeşme'ye gidilmiş, kumru yemeden dönülür mü? Otelimizin hemen yanındaki ekspret Kumrucu Hikmet'den nefis köreltme amaçlı kumru yedik. Yani elbette ki tadı harikaydı ama bütün İzmir'li, Çeşme'li arkadaşlarım ısrarla Kumrucu Hüseyin'i öneriyor. İmkanım olsa orada yerdim ama elimizde bu vardı.

* İzmir ve İstanbul'lular her konuda bölünmeye and içmiş. Tanıştığım İzmir'lilerin hepsi Çeşme'yi İstanbulluların mahvettiğini söylüyor. İstanbullular ise İzmirlileri eğlenmeyi bilmemekle suçluyor. Valla onu bunu bilmem ama bence bu İzmir tayfası her şeyi biliyor.

* Çok fazla detayına giremeyeceğim ama tanıştığım 20 kişilik azman İzmir tayfası sabah kulüpten çıkıp ıssız bir koyda öğlene kadar partiye devam edip, öğlen de uyumaya, yüzmeye beachlere gidiyorlar. Ulan bi durun, bi yorulun, bi bitkinleşin.. Ben bu bitmez eğlencenin neresinde fire verdiğimi hatırlamıyorum bile.. Yeni hayalet arkadaşlarımı bir gün, bir başka ıssız koyda donla yüzerken hatırlamayı çok isterim...

* Issız koy dediğim yer "Keçi Plajı" olarak geçen bir yermiş. Belki bileniniz, belki gitmek isteyeniniz, belki araştırmak isteyeniniz çıkar. Bilenler demek istediğimi zaten anladılar...


* Azman kankalarımı ardımda bırakıp yuvaya, şirinler köyüne geri döndüm. İstanbul Propaganda'dan alışkın olduğumuz mavi dondurma Çeşme'de de var. İçinde hiçbir gıda boyasının olmadığını, karamelize edilerek bu hale geldiğini, özel italyan bir tarifi olduğunu falan öğreniyorum. Şirin babayı yiyo gibi hissetsem de tadı efsane. Ben bitteri tek geçerim tabi.

* Yine aç köpeklikten fotoğrafını çekemedim ama yediğim şeyler içinde en çok kuşbaşılı pide, deniz ürünlü makarna ve dürüm döneri beğendim. (Sen git elektronikten housea en harika müzikleri dinle, kendinden geç, öğlen kuşbaşılı pide mi yedin derseniz, evet aynen öyle oldu.) #kezoforever


* Kuşbaşılı pide üstüne şampanya?? Hmmm biraz da şuralarıma. Ohh resmen hayallerimdeki hayat. Güzel oğlanlar, harika müzik, ayran, pide, şampanya, hamak... Hayatımın geri kalanında Berlin'den başka hiçbi yerde mutlu olamayacağımı düşünürken şu haftasonuna bakın hele..


Güneşi batırıp İstanbul'a dönmek üzere yola çıkarken aklımda Karmon, ıssız koy, izmirliler, Ağustos'daki Solomun etkinliği, mojitolar, tuzlu su...

Tek bir performansla bu kadar eğlenmişken Propaganda Beach & Club'de gerçekleşecek olan Chill Out ve Electronica festivalleri ile ilgili detaylara buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Her şey için tişikkirlir Propaganda, si yu soon!




16 Temmuz 2014 Çarşamba

3'ün 1'i: Hangi Ana?

Salı mı çarşamba mı bilmediğim bir sabahtan herkese günaydın. Perşembe olsa da beni bozmaz. Aman neyse, gün gündür işte. Hepsi birbirinin aynı. Taa Mart ayından beri yazmadığımı farkettiğim "3'ün 1'i" bölümü yeniden canlanıyor. Mumyanın geri dönüşü gibi bi şey. Normalde hep adaşları yarıştırırdım ama bugün iblisliğime iblislik katıp anaları yarıştıracağım. Herkesin annesi kendine iyidir ama selebritiyseniz oturduğum yerden anneliğinizi sorgulama hakkım var sevgili ünlüler. Öyle annelik kutsalmış, hormonlar istiyormuş, cennet ayaklarınızın altındaymış karışmam. Bütün şuursuzluğumla üç ünlü anne seçip anneliklerini yarıştıracağım. 


İlk adayımız Beyonce. Kek saçlı yavrusu Blue Ivy'yi kucağına aldığı günden beri mutluluğuna diyecek yok. Proje evliliğin proje bebeği gibi geliyor bu gariban çocuk bana. Daha 6 aylıkken anasıyla dünya turnesine çıkmalar falan derken yürümeye başladı bizim Blue. Ay bi de isme bak. Çocuğunun adını Irazsu koyan türklerinki gibi çabadan ölen bir isim. Yani elbet kanıdır, canıdır çok seviyordur ama daha el kadar bebeyi instagram likelarına kurban etmiş gibi geliyor. Resmen Jay-Z'ye "Ay bi de bizi şöyle çek, kesin çok like alır." diyomuş gibi. O yüzden pek samimi gelmiyor anneliği Beyonce'nin. E yani sabah bi uyanıyosun Beyoncesin, dünya sana hayran, yanında Jay-Z yatıyor. (Aldatıyo ama olsun.) Bi de çoluk çocuk mu düşüncen. Like için alcan işte arada kucağına. 


İkinci adayımız ise Beyonce'nin görümcesi sayabileceğimiz, Kim Kardashian. Yani bir porno filmle başlayan şöhret hayatı, nasıl bu noktalara gelebildi aklım almıyor sevgili izleyiciler. En nihayetinde içinde dev bir türk kızının yattığına inandığım Kim Kardashian da anne oldu. Beyonce'nin anneliğinden daha samimi geliyor bana. Karının evlilikte, analıkta, düzenli bi hayatta hiç gözü yokken bi anda direksiyonu kırıp her şeyi toparladı. Çoluk çocukla pek alakası olmadığından ne yapacağını bilemez halleriyle sempatik buluyorum bu ana kız ilişkisini. E bi de kalabalık bi ailede, onlarca ruh hastasıyla birlikte tatlı tatlı büyütüyorlar North West bebeği. Kendall teyzesine çekse bari büyüyünce......


Ayhh yeter içim kıyıldı kapkara analar bebeler. Irkçı söylemlerden içeri alıncam resmen aaa kendi ağzıma bi tane patlattım merak etmeyin. Sarışınlığın en güzel hali Gwen Stefani, anneliğin de muhteşem temsilcisi bence. Çatııır çatıııır 3 tane sarışın doğurup, bi de hepsiyle aşırı stil sahibi bir şekilde ilgileniyor. İnstagram için verilmiş özel pozlar yok, show, gösteriş yok. Parka da gidiyor, elinden tutup dondurma yemeye de götürüyor. İşte ana gibi ana! Hem de sarışın. Off kim bilir sarışınlık nası güzeldir, geliyim mi? Tamam lan gelmiyorum, siz takılın. Neyse biraz yanlı oldu galiba ama ben oyumu Gwen Stefani'nin anneliğine vereceğim. 


Hadi hadi kalkıyor, analar yarışıyorda son oylama turları! Ekmek için ekmeleddin.



Hahh, oylarınızı da verdiyseniz bi iki de fikir belirtin, sesinizi çıkartın aşkım. Bak ben car car konuşuyorum. İyki anne manne değilim, bunları gördükçe sinir krizi geçirirdim "Analık size mi kaldı orospulaaaaaaaarr" diye, sonra çocuklarımı döverdim, sonra beni babalarına şikayet ederlerdi, sonra babaları beni aldatırdı, ben de intihar eder ölürdüm. 

11 Temmuz 2014 Cuma

2014 Yaz Trendleri: Fes Başıma Fes Basıma Püskülü Ben Olayım

Merhaba, bugün günlerden feşın bılogırcılık günü. Kıçımızdan ter aksa da, el mecbur bi şekilde giyinmek zorundayız. Uçuş ve tiril elbiseler, kimonolar giymediğimiz zamanlarda ne giyelim diyecek olursanız bence bu yaz püskül moda. Değil mi yoksa? Ay kim ne karışır, ben seviyorum.


Başta Coachella öğretti ki püskül festivallerin olmazsa olmazı. Ama yazın ortası geldi, şehirde ya da tatildeyiz diye püskülden vazgeçeçek değiliz. Hem daha bi ton festival var. Mesela 5-7 Ağustos arası gerçekleşecek olan Isle of Dreams (İstanbul), 15-16 Ağustos'da gerçekleşecek olan Chill Out Festival (Propaganda Beach Çesme) dikkatimi çekenler arasında. Püskül ille festival, konser değil hayatın her alanına sokulabilir bi şey bence. Bakalım nerlerde hangi parçalarla giyebiliriz.



Öncelikli favorim şort! Etekle rüzgar esti, göt göründü, bacaklar birbirine yapıştı, pişik olundu vs.. dertlerindense yazın en çok şort giymeyi seviyorum. Püsküllü şortlar da ufacık küçücük bi totonuz varsa tercihiniz olabilir. Ancak mümkün olduğunca az dikkat çekme hedefindeyseniz benim gibi kıça püskül takıp gezmek biraz iddialı olabilir. Ama giymeyin demiyorum, hobi olarak yine giyilebilir gayet.


Hahhh, bana bunlarla gelin. Bütün kışı kimono alışverişi yaparak geçirdim, şimdi ay çok sıcak diye hiçbirini giymiyorum ama olsun, plajda sahilde orayı burayı örtmek için harika oluyorlar. Hele bi de püsküllü kimononuz varsa ayhhh insanın içi kımıl kımıl oluyo, afrodit gibi hissediyorum kız kendimi. Şimdi başta çok fazla sorulan bu kimonom olmak üzere bi kaç püsküllü ve ucuz kimono linki vereceğim. Nasıl alacağınızı artık biliyorsunuz. 


Artık istediğinizi seçin alın, bir sürü model var. Sokaklarda kimseyle pişti olma ihtimaliniz yok gibi. 


Anam bırak tişörtü, kimonoyu daha iddiasız ol diyorsanız ben bu püsküllü çantalara da bayılıyorum. Her şey sade olsun, bi yerden cozutalım bari mantığında fülfüllü bir çantayla gezmek süper olabilir. Ama çantasını leş gibi kullananlardansanız ben gibi, kıyamayabilirsiniz bu güzelim çantayı yerlere atmaya. Chanel çanta alan zengin kocamız vardı da biz mi kıymet bilmedik?


Aaa bak memesine güvenen şöyle gelsin. Aslında güvenmeye gerek yok, fındık kadar memişleri ört pas edip havalı görünmenin yolu püsküllü bikiniden geçiyor. Varı yoğu püsküller ardına gizleyip şıkır şıkır salınılabilir plajlarda. Ben en alt sağ pembeden aldım ama cesaret edip giyemedim bi türlü. Yaz bitmeden almak isterseniz bi kaç adres de şuraya koyuyorum.



Öf yeter sıkıldım. Öner öner bitmiyor püskül belası. Hiçbirini istemezseniz püsküllü takı işine girip etnik kutnik olabilirsiniz. Sizin neyiniz eksik yıldız okuyan, burç yorumlayan şişman teyzelerden. Takın anacım, sallandıra sallandıra takın. Hilafet gelince çok arıycaz bu günleri.

Ay hiç öpmüyorum çok sıcak..

8 Temmuz 2014 Salı

Gittim Gördüm Gezdim / Barselona

Üşen üşen de bir yere kadar! Haziran ayının ilk haftasında çıktığım Barselona tatilini yaklaşık bi aydır ha bugün, ha yarın yazacağım derken anca şimdi kısmet oldu. Öyle gezi blogu gibi şu harika, bu muhteşem, şurayı kesin görün tarzı şeyler anlatamayacağım ne yazık ki. Kafam çok güzeldi ve hatırladığım kadarını anlatıcam. Zaten pek bi fotoğraf da çekememişim. İşte size anlatabileceğim kadarıyla Barselona tatilim ve izlenimlerim!


Öncelikle şunu söyleyeyim, "o muhteşem ispanyol erkekleri" hikaye. Yani tamam hepsi sırım gibi, esmer yağız yiğit kaslı maslı delikanlılar ama en az bizim Türk erkekleri kadar kırolar! O Javier Bardem mardem yalan, hepsi karizma yoksunu güzel oğlanlar sadece. Ve hala kapri giyiyorlar... Evet çoraplarını çeke çeke, en tipsizinden, en muhteşem vücutlusuna hepsi kapri giyiyor. O yüzden ispanyol erkeklerinden beklentiyle gitmeyin kızlar tatile. 


Bizim öncelikli hedefimiz Barselona'yı gezmek değil, Sonar 2014'e katılmaktı. Bütün kışı Sonar 2013'ün setlerini dinleyerek geçirip, line up açıklandığında da ne yapıp ne edip orada olmak istemiştim, oldum da. Biletleri online olarak alamadığımız için (kartlarımızın limiti yetmedi, fakir köpekler) gider gitmez Ticketmaster gişesinden biletlerimizi aldık. Online indirimli fiyatı 195 Euro iken, festivalden bi kaç gün almamıza rağmen gişe fiyatında değişiklik yoktu. Yani Sonar'a gitmek isteyip, önceden bilet almak için kasmanıza gerek yok. Gayet son an da bulunabiliyor. 


Veee Sonar! 8 günlük Barselona tatilinin 4 gününün kayıp olmasını sağlayan Sonar.. Massive Attack, Lykke Li, Woodkid, Boys Noize, Bonobo, Röyksopp & Robyn, Fourtet, Moderat, Gesaffelstein, Tiga gibi daha sayamayacağım binlerce muhteşem ismi üç gün içinde dinlememi sağladığı için yeri her zaman bambaşka olacak.. Ancak çok fazla isim sahne aldığı için kısa süren sahne performansları, kimseyi kaçırmamak için koştur koştur sahne dolaşmak, gece ve gündüz eventlerinin ayrı yerlerde olması, kafası iyi olunca çıldıran İspanyollar biraz can sıksa da hayatımın en unutulmaz deneyimlerinden biriydi. Ne yapıp ne edip bi Sonar Festival görün derim. Ben Barselona dozumu aldım, rabbim inşallah Cape Town, Botoga Sonar'larını görmeyi nasip eder.


Sonar bitince yorgunluk atmak ve detox amaçlı plaja attık kendimizi. İlk gün Castelldefels'e gittik. Deniz güzel, kumlar güzel, harika üstsüz erkeklerle dolu bir plaj. Barselona merkezden kalkan trenler ile yarım saatte ulaşılabiliyor. Bizim Ayvalık mayvalık gibi ufak bir sahil kasabası işte. İkinci gün ise Sitgez denilen biraz daha ilerideki bir kasabaya gittik. Genelde eşcinsel hoşgörüsüyle tanınan bir yermiş ve maşallah boylu poslu kaslı puslu gey arkadaşlarımızla göt göte güneşlendik. Mekanların kapılarında rengarenk gökkuşağı bayrakları asılı, herkes aşırı dost yanlısı. Şirinler köyü gibi bir yerdi benim için. Etrafta kadın görmek nerdeyse imkansıza yakın. Denizi ve kumu gerçekten inanılmaz. Halk plajı gibi yerlerden 5 yuroya şemsiye, 5 yuroya da şezlong kiralayabiliyorsunuz. 


Sitgez'de öyle bir yemek yedik kiiiii. Yolunuz düşerse mutlaka bu tatları denemenizi isterim. Midemde yer olsa hepsinden üçer beşer yiyecektim. Sitgez kasabasının içinde yer alan "Big Al's Burger Bar" hayatımda yediğim en güzel nachosu servis ediyor. Tabii ki hamburger ve patatesini anlatmaya kelimeler yetmez. Kız resmen evropanın göbeğinde amerikan rüyası.


Yeme içmeden konu açılmışken... Yurtdışında en çok aklımı oynattığım yerler süpermarketler. Hoş bizim memlekette de marketlere bi ilgim var ama yurtdışındaki marketlere bi başka bağımlıyım. Özellikle Barselona'nın marketlerinde kendinizi yitirmeniz mümkün. Herrrr şey o kadar ucuz, o kadar ucuz ki.. Koca koca paket baconlar sadece 99 sent, burada şişesine 90 lira verdiğimiz şampanyalar sadece 2.49 yuro. Evet iki yuro!! Heralde oralarda yaşam 3 ayda 150 kilo, 2.5 ayda da alkolik köpek olurdum. Yaa ben onların kenarları kesik tost ekmeklerini yerim yaaa. İspanyolların en en en en sevdiğim yanı marketleri oldu. O meyvelerin, sebzelerin ucuzluğu ve tazeliğini anlatmama gerek bile yoktur herhalde...


Instagram'da boy boy Barselona fotoğrafları paylaşınca, takipçilerimden birisi evimize yakın bir yerde tavuk restoranı önerdi. Foursquare'den bakıp çok yakın olduğunu ve yorumların övgü dolu olduğunu görünce gitmeye karar verdik. Aman allahım! Eğer yolunuz Sagrada Familia'ya düşerse (ki kesin düşer) mutlaka bu lokal tavukçuya da gidin derim. Nasıl okunuyor bilmiyorum ama "Els Pollos de Llull" diye yazılıyor. Harika bir piliç çevirme, muhteşem ev yapımı şaraplar, fırında patates, şirin ortamı ile Barselona'nın en sevdiğim yerlerinden oldu. O tavuğun tadı hala damağımda :(


Evimiz, evimiz diyip duruyorum da, kimin evi, ne evi diyebilirsiniz. Son bi kaç tatilimde otellerde kalmak yerine https://www.airbnb.com üzeriden tuttuğumuz evlerde kalıyoruz. Başlarda tam bi türk gibi asla güvenmiyodum ama hem maddi, hem lokal hissetmek, hem rahatlık açısından ev tutmak bütün tatilin modunu değiştiriyor. Çok son anda tutmamıza rağmen hem merkezi, hem ucuz, hem teraslı, hem efil efil bir ev bulduk. Airbnb'den ev bulma inceliklerini uzun uzun anlatmak isterdim ama biraz tecrübe ve deneyim işi bu. Araştırıp en uygun evi bulmak için biraz mesai harcamak gerekiyor hepsi bu. Tam sezon başlangıcı olmasına rağmen istediğimiz gibi bir yer bulacak kadar şanslıydık. Ama biraz önceden bir girişimle yok denecek kadar ucuz paralara, harika evlerde kalabilirsiniz Barselona'da. Otel motel kasmayın derim.


Fotoğrafları yazı için ayıkladıktan sonra farkettim ki, "gezdiğin gördüğün senin olsun, yediğin içtiğini anlat" tarzı bir yazı olmuş. Ulan ne yesem fotoğrafını çekmişim. O kadar harika sokaklardan, Gaudi eseri binaların önünden, parklardan, bahçelerden geçtik hiçbirini çekmemişim. Varsa yoksa kimonolarım ve yemekleri çekmişim. Neyse bol bol paella yedim, sangria içtim, baconsız tek bir öğün yemedim, çileklerden kavunlardan taç yaptım saçlarıma, su yerine cava diktim kafama. Ohhh sefam olsun.


Dur kız, tam bi blogger gibi bi kaç mekan önereceğim. Burası El Born'da yer alan bir cupcake dükkanı. Normalde cupcake sevmem ama sırf şekil olsun diye gittim yedim. Tadı da güzel, dükkan da sempatik, tatlı krizine falan girerseniz gidin yiyin. Metrodan Universidad durağında iniyorsunuz. Web sitesi de şu: http://www.cupcakesbarcelona.com/


Aaa bak burayı kesin görmeniz lazım. Holala İbiza gördüğüm en güzel vintage ürünlere sahip bir ikinci el mağazası. Fiyatlar hemen hemen yeni ürünlerle eş olsa da o kadar harika parçalar var ki, vintage düşkünüyseniz mutlaka gidin görün. İçerisi yine ölüm kokuyor gibi geldiği için çok bakınıp bi şey alamadım ama kategorizasyonu, ürünlerin sunum ve dizilişi ile on numara bir dükkandı. Aha da websitesi bu, adresi, çalışma saatleri, yol tarifi her bi şeyi burada: http://holala-ibiza.com/


Bol cavalı, ayılmalı bayılmalı, sonarlı, ispanyol oğlanlı 8 günlük maceram bu kadardı. Henüz körpecik bir gençkızken gördüğüm Barselona'yı arsız bir azman olarak yeniden görmek iyi geldi. Turist gibi kilise, müze, cami, kubbe gezmeden de şehri yaşamak sizin elinizde. Hadi anam ben pek bayılmadım ama en güzel ispanyol oğlanları siz yersiniz inşallah.

Bir sonraki tatil yazımda Berlin anılarımla sizlerle olacağım. Sizin de bu yazıyı okuyup orala gitmeye niyetlenenlere önereceğiniz yerler varsa ekleyin canlarım. Herkes nasiplensin.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...